• itibar konsepti sadece insanlara mı özgüdür?

    tomasello'ya göre "insan olmayan primatların, itibarın göz önünde bulundurulduğu, normatif yaptırımların söz konusu olduğu bir kamusal alanı andıran bir şey oluşturduklarına dair herhangi bir kanıt yoktur."

    tomasello, m. (2019). insan iletişiminin kökeni (2. bs). metis yayınları.s.172

  • 4 ocak 2023 elon musk'un twiti

  • duende nedir?

    ispanyol şair federico garcia lorca'nın tanımlamak için bir sürü satıra ihtiyaç duyduğu sanatla yeknesaklık ânı. böylesine yetkin bir şairin bile anlatmak için onca örneğe ve kelimeye ihtiyaç duyması tanım yapmak isterken tereddütleri kucağına bırakıyor insanın. ölümsüzlüğe giden yol diye sanatı seçenlerin karşısında, ölümlülüğü ile kucaklaşmış sanatçıların ilhâmı.

    kendi tanımından bir pasajı çevirerek anlatmaya çalışalım:

    "gizli ve ürpertici, baldıran zehri içerken sokrates'e ilişen, mermerden ve tuzdan mamül o şen şakrak cin"in ceddinden duende.

    "descartes'ın, çizgiler ve çemberlerden bıkarak kanallardan, sarhoş denizcilerin şarkılarını dinlemeye kaçan melankolik şeytanından" geliyor.

    lorca'nın tanımını okumak için:
    https://www.poetryintranslation.com/PITBR/Spanish/LorcaDuende.php

  • 24.01.2023 uykusuz dergisi'nin kapanması

    rehberimi kaybetmiş gibi hissettirmiştir bana kendimi.

    uykusuz dergisi ile başlamadı aslında maceram, penguen'in 650.000 tl olan 17. sayısıyla başladı. orta okulda olduğum için haftalık çıktığını bile anlamadan, hatta ersin karabulut'un sandık içini bile "çok yazı" olduğu için okumadan neredeyse her gün okulun karşısındaki süpermarkete gidip yeni sayı geldi mi diye bakardım. bir kaç sene sonra sayılar birikmeye başlayınca annem otisabi'nin benim "ahlakımı" bozacağını düşündüğü için ilk sayılarının hepsini çöpe atmıştı.

    lisede artık derginin haftalık çıktığını ve gününü biliyorum, yazar çizerleri tanıyorum ve her hafta dergiyi elime alıp en diplerine kadar okuyorum. yetmiyor penguen'in eksik sayılarını tamamlıyorum, kemik, lombak ne varsa elimdeki öğrenci harçlığından biriktirip onlara yatırıyorum. nietzsche'yi orada görüyorum ilk defa, bir umut sarıkaya köşesinde. hemen gidip kitaplarını alıyorum. yıllar sonra üniversiteden mezuniyet tezimi nietzsche üzerine yazacak kadar etkiliyor beni.

    çirkin ve kısa boylu bir çocuğum lisede. güldürmeye çalışıyorum kızları beni sevsinler diye. genelde işe yaramıyor. şakalarımı mizah dergilerinden çalıyorum. "ekmeklerini yiyorum" yani. onların toplum eleştirilerini süzüyorum, edebiyat derslerinde hoca hikaye yazın deyince "benim de söyleyeceklerim var" köşesini deftere yazıp sınıfta okuyorum. insanlar şok oluyor. kadın erkek ilişkilerinde, politikada, sosyal hayatta komik durumların ve komik durumlara düşenlerin maceralarına bakarak o komik durumlara düşmemeye çalışıyorum. mizah eğitiyor beni. her hafta alıyorum, tek bir sayısını bile kaçırmıyorum, erasmus'ta bile kız arkadaşım mektupla gönderiyor bana sayılarını bir kaç ayda bir. tam 20 senedir günleri penguen-uykusuz dergisinin hediye takvimlerinden takip ediyorum. çok arkadaşım yok hele oturup konuşabildiğim kimse yok. param çok az çıkıp dolaşamıyorum. her hafta perşembe gününü bekliyorum.az paramla alabildiğim en güzel şey. çok az paralı bir insanın hayatını güzelleştirebilecek bir şey. üniversiteye istanbul'a geliyorum, üniversiteli olmak benim için kadıköy vapuru'nda uykusuz okumak.

    sonra eksilmeye başladı kadro. en sevdiklerimiz ayrılmaya başladı. uğur gürsoy istisnaen çizmeye başladı, umut, ersin, yiğit komple gitti. 2021-22'de iyice dağıldı kadro. bana sorarsanız çok iyi yetişen bir yeni jenerasyon vardı ve aslında epey iyilerdi. cihan ceylan ve cihan kılıç dergiyi en keyifli hale getirenlerdi. ömer göksel yükselen bir yetenekti, yutuber olsa dahi nisan hakan ara sıra çiziyordu. ender yıldızhan bir görünüp bir kaybolan bir yetenek gibiydi. özer aydoğan, kubilay odabaş kadroya katılmıştı. cem güventürk artık genç kızların melankolik sevgilisiydi. deniz göktaş'ın rüştünü ispatlaması uykusuz'un onu kabul etmesiyle gerçekleşti bence. uykusuz toplumda birbirimizi tanımamız için en güzel yeşil sakaldı. ben hiç mizah dergileriyle içli dışlı olup kötü olan bir insana denk gelmedim.

    son sayısı 13 lira. kimse 13 liraya daha çok eğlenceyi satın alamaz. buna rağmen yetmedi. çizerlerin instagram'da karikatürlerini gördükçe hoşuma gidiyordu aslında herkesin artık biliyor olması, çizerler üzerine konuşabileceğin daha geniş bir çevrenin olması. işlerin buraya geleceğini nasıl tahmin edebilirdim ki?

    canım yanıyor gerçekten. kılavuzumu kaybetmiş gibi hissediyorum. gözlerim doluyor. ben hala her sayısını alıyorum. 2002'de başladığım mizah dergisi alışkanlığım uykusuzla birlikte ölüyor. 20 sene. leman'ı hiç sevmedim komik olmaktan çok politik olmaya çalışıyor gibi geldi bana. kafa bavul falan aynı ligde bile değil zaten.

    64'ü, fermuar'ı, ciciyi, para tuzağı'nı da sektirmeden takip ediyordum kapanmadan önce. ama uykusuz kapanmaz gibi geliyordu bana, devletin batmaması gibi bir şey bu. uykusuz da kapanırsa ne kalacak geriye? işte bugün oradayız. geriye hiçbir şey kalmadı. sadece bir dergi değil zira kapanan daha çok bir "basılı mizah dergisi geleneği". online dergiler takip etmek istemiyorum, mis dergisine hala erişemedim mesela. bilmiyorum çok mu uzatıyorum ama hiç arkadaşım ölmemişti benim daha önce. bu haberle ilk defa yakın bir arkadaşım öldü.

    bu akşamı yas tutmaya ayıracağım.

  • hüstad

  • hylozoist

    canlımaddeci. arkheci filozoflar bu sınıfa girerler. yunanca hyle (madde) ve zoon (canlı) kelimelerinin birleşiminden oluşur.

  • rakılı şiirler antolojisi

    ece ayhan: ut

    rakı içilir mi hiç çiçeksiz
    çiçeksiz ölürüm dükkanları
    hem kim olsa ölür ispatinin ebesi
    zulmü ilan edilmiş sokağa çıkar
    yalnızlığının ut sesi bir fonograf
    tanzimat fermanında unutulmuş hacivat
    gelip kahkahalar tarafından iğne ister

    yalnız belki çocuklar için atlı
    gülen tramvayı ölümün cumhuriyete
    enflasyonu sekiz memeli bir zenne
    o çirkinim tasviri efkar bir zindan
    vakitlere açıktır kepengi aşkı memnu
    ölü teyzesine yazlığa giden kim çocuk
    pire kasketini deve kimler giyer acaba
    zehir dükkanları çiçek çiçekçi pera'da

    benim ut teyzem de öldü galiba hacivat
    şimdi şu rakıdan ne diye vergi alırlar sanki.

  • 21.02.2023 ekşi sözlük erişim engeli

    girilip girilememesi önemli değil zira artık yaşanmaz bir hal almıştı ekşisözlük. trollerden fırsat bulmak imkansızdı.

  • oktay rıfat

  • norman podhoretz

    amerikan yeni muhafazakarlığının yayıncılık alanındaki sözcüsüdür. başkan reagan'ın siyasi iktidara gelişinin yolunu "fikirlerin dünyasında" kendisinin ve yol arkadaşlarının hazırlamış olduğunu iddia etmiştir.

    helmut dubiel'e göre bu söylem hiç de abartı değildir.

    kaynak
    h. dubiel, yenimuhafazakarlık nedir?, iletişim yayınları, 2017, 3.bs, sf.22.

  • ad nauseam nedir?

    "nausea" bulantı demek. "ad nauseam" da bulantı yaratana, öğürtene kadar tekrarlamak anlamına gelen, bir hitabet tekniğinin ve safsata türünün adı.

    goebbels'e hunharca atfedilen ama bir türlü kaynağı bulunamayan bir alıntı var:
    "yeterince büyük bir yalan bulur da ısrarla tekrarlarsanız, sonunda insanlar buna inanmaya başlarlar" (diğer yalan dolan nazi alıntıları için bakınız)

    aslında goebbels buna benzer bir şey söylemiş ama "propagandanın esaslarını belirlerken" değil, churchill'i eleştirirken:
    "ingiliz, şöyle bir prensibi izliyor: yalan söylenecekse, büyük yalan söyle ve yalanına sahip çık. sahip de çıkarlar yalanlarına, saçma görünme riski olsa bile."

    yaşlı cato'nun meşhur hikayesini hatırlayalım. pön savaşları'nın üçüncüsünden önce senatoda yaptığı her konuşmayı "carthago delenda est" yani "kartaca yıkılmalı" diyerek bitirirmiş cato. bu ısrar işe yaramış olacak ki kartaca hakikaten de romalılarca yıkılmıştır. (hatta üzerine bir daha bir şey yeşermesin diye tuz döküldüğü bile söylenir. tevatür elbette)

    ad nauseam bir retorik yordamdır. tekrarlananın gerçek veya yalan olmasından bağımsız olarak çeşitli örneklerini görebiliriz.

    örnekler:

    128 milyar dolar nerede?: sorunun gündemden düşmemesi veya düşürülmemesi için kılıçdaroğlu'nun defalarca bu soruyu tekrarlaması.

    ezan: allah'ın ululuğu ve muhammedin onun peygamberi olduğunu günde beş defa çeşitli makamlarda ve hoparlörlerle tekrarlamak.


    kaynak:
    goebbels, joseph (1941). die zeit ohne beispiel. munich: zentralverlag der nsdap. pp. 364–369.
    the natural history of pliny. (1890). united kingdom: g. bell.
    pirie, m. (n.d.). how to win every argument: the use and abuse of logic (2006).

  • gelir dağılımı üzerine

    amerika'da yapılan şahane bir gelir dağılımı araştırmasına denk geldim. en güzel kısmını sizler için altta paylaşıyorum.

    2000-2020 arasında amerikalıların %10'luk dilimlerinin toplam gelirden aldıkları payın ortalaması şu:
    0-10 ----- 1,7%
    10-20 ----- 3,5%
    20-30 ----- 4,4%
    30-40 ----- 5,3%
    40-50 ----- 6,4%
    50-60 ----- 7,7%
    60-70 ----- 9,3%
    70-80 ----- 11,3%
    80-90 ----- 14,7%
    90-100 ----- 35,7%

    bu arada %5, 25,7% alırken %1'in de 13,5% aldığını da belirtelim. (1)

    türkiye'de ise bu denli ince bir araştırma var mı ben bulamadım. ulaşabildiğim tek şey %20'lik dağılımlar(2) ki o da şu şekilde:

    0-20 ----- 5.9
    20-40 ----- 10.6
    40-60 ----- 14.9
    60-80 ----- 21.1
    80-100 ----- 47.5

    avrupa ortalaması ise şu şekilde
    0-20 ----- 7-9 arası
    20-40 ----- 12-15 arası
    40-60 ----- 17-20 arası
    60-80 ----- 22-26 arası
    80-100 ----- 35-45 arası

    bu veriler herkesin ulaşabileceği ya da zaten daha önce mutlaka bir yerde gördüğü veriler. ben sadece bu dağılımın insan grubunun doğası ile ilgili bize bir şey söyleyip söylemediği hakkında biraz spekülasyon yapmak istiyorum.

    bildiğimiz şey şu ki devlet müdahalesi olmadığında para en fakirlerden en zenginlere doğru hızlanarak akıyor. avrupa -özellikle nordik ülkeler- bu konuda abd ve dünyanın geri kalanına göre biraz daha iyi durumda. ancak bunun sebebi piyasa ekonomisi değil, ağır vergiler ve yeniden dağıtım politikaları. liberal düşünce içindeki en büyük tartışma aslında en başından beri bu. tek cümlede özetlemek gerekirse, insanların hayırseverliği insanlığa yetmiyor.

    "kendim için yapıyorum!" motivasyonu; farklılığı, zenginliği ve refahı yaratan ancak aynı zamanda da onun bölüşülmesini engelleyen şey. peki bu sorunu nasıl çözebiliriz? çok farklı öneriler var elbette. sosyal demokratlar avrupa'daki gibi vergileri artırıp yoksullara dağıtma peşinde. ancak bu da avrupa'nın amerika karşısında geri kalmasının temel sebeplerinden biri. sosyal demokrasilerde tembeller çalışmaya ikna edilemiyor, sermaye birikimi abd örneğindeki gibi aşırı yükselmediğinden büyük yatırımlar ya yapılamıyor ya da doğrudan devlet tarafından finanse edilmek zorunda kalıyor. üstelik bizim gibi seküler aydınlanmanın tamamlanmadığı ülkelerde devlete verilen her kuruşun suistimal edileceğinden eminiz.

    liberterlerin önerisi kulağa ne kadar mantıklı gelse de henüz denenmiş değil ve sonuçlarından emin değiliz, durumu daha da kötü bir hale getirme ihtimali var. üstelik toplumsal dayanışma üzerindeki etkileri de negatif olabilir. liberal eşitlikçi rawls ve dworkin'in fikirleri ise dünyanın bugünkü noktasında uygulanması imkansız fikirler. sosyalistlere, nasyonalistlere ve islamcılara değinmiyorum bile.

    o halde yeni bir düşünceye, yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var. dünyada bunun üzerine çalışan çok fazla sayıda ekonomist olsa da gelir dağılımı sorunu sadece ekonomik bir sorun değil. tüm siyasal sistemi revize etmek ve hatta ahlaki normları en baştan tartışmak gerekiyor. umuyoruz orta-uzun vadede burada gerçekleşecek tartışmalarla da bu yeniliğe katkı sağlayanlar arasında olabiliriz.


    kaynak
    1-https://www.bea.gov/.../distribution-of-personal-income
    2-https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2180996

  • neşet ertaş

    1938 - 2012 yılları arasında yaşamış büyük halk ozanımız.

    bağlamaya dokunuşu ayırt edilir niteliktedir.
    sözleri müthiş bir felsefi derinlik taşır.

    "bozkırın tezenesi" ünvanını almış, babası muharrem ertaş'dan aldığı abdal geleneğini sürdürmüştür.

    ne güzeldir "yolcu", ne güzeldir "zamana uymasını bil" türküleri.

  • bizimkiler

    1989'da ilk bölümü yayınlanan ve 2002'ye kadar süren dizi. arka sokaklar'a tahtı kaptırana değin en uzun soluklu haftalık türk dizisiydi. ayrıca karakter bolluğuyla dikkat çekiyordu; tüm karakterler her bölümde belli sürede görünür ve olaylar haftalık cereyan eder, anlatıcımız ali finalde olayları şöyle bir toparlar ve haftaya yeni konular anlatılırdı.

    dizi, umur bugay'ın 1976'da yazdığı ve kült olmuş kapıcılar kralı senaryosunun ortasına bir aile yerleştirmesiyle ortaya çıkmış, zaman içinde yeni karakterlerle genişlemişti.

    --spoiler--
    almanya'dan kesin dönüş yapan şükrü başaran, karısı nazan ve ergen çocukları bilge'yle ali (ki dizi boyunca üniversiteyi bitirecek, iş kuracak, evlenecekler) kadıköy'deki şale apartmanında bulunan dairelerine taşınırlar. şükrü bir süre iş bakıp bu arada dolandırıldıktan sonra, abisi şevket'in ne üzerine olduğu bilinmeyen şirketindeki küçük hissesini işletmek adına işe girer ve olaylar gelişir...
    --spoiler--

    apartmanın çeşitli aileleri üzerinden gelişen olaylara bu ailelerle bağlantılı dışarıdan gelen bazı kişiler de ekleniyordu ama ana konu apartmanda geçen olaylar üzerineydi. aileleri incelemek diğer entrylere kalsın (devam edecek yani).

  • how to have sex

    molly manning walker'ın yazıp yönettiği 2023 yapımı film. festival seçkisinden ama verdiği his tam olarak festival filmi gibi değil. öbür yandan cannes'da un certain regard ödülünü almış ve bu ödülü alması mutlu edici. feminist bir bakış açısı var filmin. merkezinde de rıza inşası mevzusu var ama çok gerçek bir yerden anlatmış; birtakım dersler vermekten ya da bir ithamda bulunmaktan uzak. hissettirdiği duygularsa çok net. bu konuya dair muhasebenizi kendi kendinize yapabilirsiniz, eğer isterseniz. sizinle konuşan da filmden bir karakter ya da anlatıcı değil, içinizdeki ses olacaktır. ekşide errkekler de gömmüş zaten, belli ki hiç fena film değil. mubi'de izlenebilir.